Ve güneş dağların ardına düştü. Önce Mercan Dağları’na dokundu elleriyle, sonra bir uzun hava gibi uzanan Munzurlar’a. Son nefesini verir gibi bıraktı kızıllığını göğün mavisine. Son kucaklaşma gibi sımsıkı, ateş gibi alev alev, kan gibi sıcaklığını verdi maviye son bir aşk gibi…

Ak bulutlar karışamadı bu renk cümbüşüne, doruklarda esen yel soğukluğunu veremedi, kuytulara gizlenmiş aç kurtlar bile ürkütemedi dokunuşlarını.

Aktı kızıllığıyla göğün enginliğine, aktı tüm kızıllığıyla mavisine.

Kızıllığıyla son bir aşk gibi…

Ve karanlık ilerledi peşi sıra güneşin.

Sular duruldu, kuşlar ezgileriyle uzaklaştılar bir bir. Yaban ördekleri son dalışlarını yaptı göllere, son kez dolandılar vadilerin ıssız göğünde. Dağ keçileri, son parçası kalmış yeşillikten paylarına düşeni ağızlayıp yöneldiler kayalıkların zirvelerine doğru. Kurtlar tekinsiz, sinsi adımlarla ilerlediler aldıkları kokuya doğru; gözleri geceyi yaran tek ışık gibi taradı son kez düzlükleri.

Hint keklikleri son sularını içtiler gözelerden. Hüzünlü ıslıklarıyla ayrıldılar su başlarından. Bazı kanat çırptılar, bazı bileklerine asılı paçalarıyla yürüdüler son varacakları taş altlarına doğru. Kartallar, şahinler son kez bıraktılar kendilerini zirvelerden aşağılara. Son gösterilerini yapıp kondular zirvelere; biraz buruk, biraz küskün karanlığa. Uzun boynuzlu yaşlı bir teke yüksek bir kayadan son gözetlemesini yaparak kızıllığın battığı yere doğru uzattı başını. Sessiz, hareketsiz baktı uzunca bir süre.

 

Zozanlıklarda kuruyan; rengi sarıya, turuncuya çalan otların arasından cırcır böcekleri ötmeye, ateş böcekleri ışıklarını yakmaya başladı. Karıncalar çekildi patika üstlerinden, yılanlar boylu boyunca uzandı patika üstlerine.

Rüzgar, güneşin sıcaklığını serper gibi dolaştı karanlığın içinde. Taşlar, karanlığa inat taşıdıkları sıcaklığı uzattı rüzgarın ellerine son kez.

Ve ıslıklarıyla doruklardan yaylalara doğru altı karaca inmeye başladı. Yıldızların aydınlıklarıyla koyuldular yola. Issız, tekinsiz karanlığa doğru.

Kahverengi tüylerinin arasından çıkan aklara gizledikleri aşkı gizlercesine ama gizlemeden yürüyorlardı. Kocaman, korkusuz bakan gözlerine alın çatılarında yükselen bıçak gibi keskin, demir gibi sağlam boynuzları, farklı bir güzellik katıyordu. Islıkları, karanlığı yarıp ulaşıyordu içlere çekilmiş canlılara. Gidenlere “hoşça kalın”, gelenlere “merhaba” der gibiydi ıslıkları. Geceyi kıskandıran ayak sesleri, bir ezgiye ritim tutuyor gibiydi; ilk yazın kuruttuğu çiçek kokularıyla yüklü akşam yelinin ezgisine…

Yanlarından geçtikleri yaşlı bir kaplumbağa soruyordu kendi kendine ve yanındakine; “Nereye böyle? Neden?! Kime böyle koşar adım? Bu karanlık vakti, bu ıssız, ürkünç dağ başında ne işleri var zozanlıklarda?!”

Soruların bitmesini sabırsızlıkla bekleyen ateş böceği ışıklarını yakıp söndürüyor ve söze başlıyordu tok sesiyle.

“Gittikleri yer, aydınlıktır onlara. Yoldur onlara. Çetin ama onurlu ve gerçeğin yoludur. Susadığın zamanları hatırla! Susadığın vakit sana en yakın dereyi, çayı, nehri adımlarsın hızla. Ve aktığını gördüğünde için sevinçle dolarak, yanaşır kıyısına, kana kana içersin sudan. Doyduktan sonra oturup seyredersin, bazı durgun, bazı coşkun akan suyu. Bakarsın, duyarsın, hissedersin yüceliğini suyun. Güzelliğini sığdıramazsın hiçbir şeye. Ve anlarsın ki o senin yaşam suyundur. O olmadan dermansız, takatsiz, nefessizsindir değil mi?”

“Öyledir” der gidenlerin ardından bakarak yaşlı kaplumbağa.

Ateş böceği; “işte bu gördüğün, bu ıslıklarıyla cana can katan karacalar da yaşam kaynaklarına giderler. Issız, tekinsiz bu gece vakti. Yoksulluğa, emeğe, umuda, gerçek olana giderler. O uzaktan sesleri duyulan, ışıklarını kah zirvelere kah zozanlıklara çakan yaylacılara giderler. Yani halkın bağrına misafir ederler yüreklerini, bilinçlerini. Kurtuluşu, özgürlüğü, sınıfsız, sömürüsüz bir yaşamı kurmak için birlikte yürek yüreğe, halkla durmak için zulmün karşısında anlatır, öğrenir, öğretir, dinlerler karşılıklı oturdukları halk sofrasında. Fakat benim içimde de bir ıssızlık, bir ürküntü debelenip durur bu akşam vakti. Daha dün yanıp sönen ışıklar, bugün yanmaz oldu. Yankı yankı gelen insan sesleri duyulmaz oldu. Sessizlik pusu kurmuş gibi bu akşam vakti oralara…”

İki zaman akıyordu o gün.

İkinci zaman akıyor şimdi.

Karacalar, bu konuşmalardan habersiz yürüyorlardı gidecekleri yöne doğru.

Derecikleri, yamaçları, tepecikleri, adımlıyorlardı.

İki karaca, daha önden gidiyordu. Öncüydüler. Gözleri daha da büyümüştü karanlıkta. Adımları sakin, elleri tetikte. Onları bekleyen tekinsiz karanlığa gömülü aç çakallardan habersiz.

İlk onlar tırmanıyordu yokuşları. İlk onlar tadıyordu etlerinde dikenlerin acısını. İlk onlar soluyordu akşam yelinin getirdiği kokuları. İlk onlar selamlıyordu her canlıyı yol üstlerinde. Ve ilk onlar karşılayacaklardı karanlığa gömülü aç çakalları.

Ve ilk onlar karşıladılar. İlk onlar ıslıklarını son kez çaldılar. Korkusuz, dimdik, ayakta.

Uzun zaman, zaman uzun aktı bir hayli. Dünya döndü, yıldızlar başka diyarlara yol aldı. Islık ve ulumalarının arasından sıyrılıp başka mecralara aktılar. Güneş geri döndü Munzurlar üzerinden Mercanlara, yaylalara…

Kuşlar, ılık yel, keklikler, dağ keçileri de döndü günle beraber. Dönmeyenler yalnız, yalnızca ıslıklarıyla, ak tüylerine gizledikleri aşklarıyla karacalardı….

Işıklarını dağıtarak, aceleyle yetişti güneş son kalan karacaların. Öyle istemişti ki ışığıyla oradan çıkmalarını karacaların. Öyle istemişti ki sıcaklığıyla yakmayı çakalları…

Cenk başlamıştı ve son ıslığa kadar da devam edecekti. Karar kesindi. Emir verilmişti. Komutan karaca; “son nefes, son mermiye kadar direniş!” dedi.

Sabah saatler dokuz civarını gösterdiğinde son karacalar da son ıslıklarını çalıp yükseldiler doruklara doğru…

“Ne alnımızda bir ayıp,

Ne koltuk altında saklı haçımız,

Biz bu halkı sevdik

Ve bu ülkeyi

İşte bağışlanamaz suçumuz…”

Onlar, bu yüce yola baş koyduklarından beri yürekleri, uslanmaz bir çocuk gibi, coşkun bir ırmak gibi aktı dağlardan halkın bağrına doğru.

İçerisinde yaşadıkları sistemin kirlenmiş, yozlaşmış, pas tutmuş tabularına karşı yılmadan mücadele ettiler. Ve en başta bu mücadeleyi kendi benliklerinden başlatarak, kolektif bir mücadeleye dönüştürerek, her pratikte kendilerini yenileyerek devam ettiler yollarına. Küçük burjuva feodal zaaflarına, alışkanlıklarına zorlansalar da neşteri vurdular.

Halkı, halkın içerisine karışarak, ondan öğrenerek, tanıyarak, anlayarak, yenilenip çelikleştiler. Onları halktan koparan her fikre karşı devrimci teori ve pratikle karşılık verdiler. Düşmanı her cepheden tanıyarak yürüdüler bilinçleri ve silahlarıyla üstüne, üstüne.

Onlardan önce gidenlerin bayraklarını omuzlayarak dört elle sarıldılar görevlerine, namlu ucunda gizli öfkelerine. Ve inandıkları, düşünü kurdukları amaç uğruna bir yaz akşamı ve sabahı ölümsüzler kervanına katıldılar.

Biri; halkıyla yeniden büyüyen ve “örgütüm beni al ve halkımla yeniden yarat” diyen, sevgi dolu, onurlu bir davaya yürekten bağlı militan, komutan Taylan yoldaştı…

Biri; ömrünü çekinmeden sevda diye kazıdığı mücadelesine veren ve bu sevdayla dağlarda halka umut, düşmana korku salan Yusuf yoldaştı…

Biri; Anadolu’nun, Kürdistan’ın halaylarını harmanlayıp coşkuyla halay başı duran, neşesini yoldaşlarına sunan, yüreği yoldaş sevgisiyle dolu Samet yoldaştı…

Biri; Diyarbekir’in yoksul, direngen halkıyla devrimcileşen ve her özgürlük sevdalısı gibi dağları mesken eyleyen, bilinci ve yüreği halkın acılarını, sevinçlerini öyküleştiren Mahir yoldaştı…

Biri; savaşın yükseldiği, düşmanın en yoğun saldırılarını halka, devrimcilere yönelttiği bir süreçte tercihini esas mücadele alanından yapan; inancını, silahı ve yanık sesiyle dağlardan haykıran Yetiş yoldaştı…

Biri; yine düşmanın en barbarca saldırılarının olduğu bir dönemde; halkın onurlu değerlerine el sürdüğü, kirletmeye çalıştığı bir dönemde tercihini halkın saflarına adım atarak, halktan yana durarak yapan, bazı suskun, bazı güleç Haydar yoldaştı…

 

Direnişleri ellerimizde meşale!

Düşleri yüreklerimizde emanet!

Sorulacak hesapları namlu uçlarımızdadır!

 

Dersim’den bir gerilla